3,4'

 

       

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                              güneşte okunacak

                                     satır araları  1

                              zehra uçar  2008

 

 

 

 

 

 

 

 

                          

                3, 4’      

        

                              

 

 (Seneye annemi getirene dek bu Kefalos’a son gelişim. Saz sundurmanın altında beş altı arabalık daha yer var. Arabasını arıyorum, burada mı acaba?) (Camları açık bırakıyorum. Deniz ve kum kokusu, onları çekiştirip duran büyüklerine rağmen cesur birkaç küçük çocuk kahkahası, hazır sörfcüler denizdeyken Şen Kampingcilerce yine de sesi kısılmış radyodan fırsat bu fırsat dinlenen arabesk bir şarkı, biraz ötedeki duştan birden esen sağnak rüzgarın taşıdığı su taneleri, parlak güneş, gözümün önünde beliren, uçuşan lekeler.) (Duruyorum, espadrillerimi çözüyorum. Yalınayak, gölge çapı oldukça küçük olan acayip şemsiyelerle sanki aynı kumsalda bulunmaları tamamen bir rastlantıymışçasına birbirinden bağımsız yayılmış şezlonglara doğru dikenleri, olası cam kırıklarını sakınarak yürüyorum. Kum ayaklarımın altını yakamıyor, yaz bitmiş.)

 

(Elimdekini bırakıp mı çeksem, bırakmadan mı. Her şeyi ilk ve bir kerede yapma dürtüm beni rahat bırakmıyor. Yok olmayacak. Şemsiyenin yağ tenekesinden çıkma beton tablasına yaslıyorum elimdekini.  İçine kum girse n’olur ki? Zaten plaj torbası. Güneşlenmek gibi bir tutkum yok. Heves etsem de göz kapaklarıma rağmen gözümün derinliklerini oyan güneşe karşı çok sabırsızım. Ama biraz yanaklarım pembeleşse, azıcık burnumun üstü kızarsa )

 

(Ağır, lök gibi ağır -ahşap demeye dilim varmıyor-  şezlongu  benimsediğim şemsiyenin yanına nihayet çekebildim. Etrafı kolaçan ediyorum, tanıdık birileri var mı?  Gözlerim uzak denizde yavaş esen rüzgarla ağır ilerleyen yelkenleri tarıyor. Alçalan yükselen yelkenlerin dibinde nispeten uzun boylulara dikkat etmeye gayret ediyorum. Onlardan biri tanıdığım, karşılaşmayı umduğum mu? Bakışlarımı kıyıya çeviriyorum. Suyla kumun arasındaki ıslak koyulukta bir dizi sörf tahtası, onların yelkenleri yerde.)

 

(Aslında tanıdık arayışımda bir umursamazlık varmış gibi duruyorsa da öyle değil. Burada onunla karşılaşmayı istiyorum. Söyledim işte! Kışın bir cenazede kucakladık birbirimizi, ortak üzüntü tanıdıklığına sığınarak birbirimize sıkıca sarıldık.)

 

(Şerit şerit tahta şezlongda, popomu rahat ettirebilmek için, ki galiba ettiremeyeceğim, debeleniyorum. Nihayet, uzanmanın faydası yok, ayaklarımı toplayıp oturuyorum, bir çeşit bağdaş hali. Hala rahatsızım aslında. Verniği yer yer sökülmüş tahta, ayak bileğimdeki kemiklere batıyor. Beni izleyen biri/birilerinin umulan olasılığına karşı  yerleşmiş gibi yapıyorum. Yalnızlığımı takınıyorum. Kitabımla donanıyorum. Gözümde güneş gözlüğüm, yanımda Sait Faik, elimde Semaver. Full aksesuar!)

 

(Batıdan 3, 5 dağınık şezlong öteden, elinde bira şişeleri olan bir adam bana doğru yaklaşıyor. Biraz yalpalıyor. Bu Şen Kampingci adam mı? Emin değilim. O kadar seyrek gelir oldum ki buraya, adaya, yüzünü, hatırlamıyorum, zaten ışık da benden yana değil. Şen Kampingci adam önemli, çünkü abim sörfle gözden kaybolduğunda aramaya gitmişti Şen Kampingci adam. Kaç sene oldu?)

 

(Onun da beni fark ettiğinden eminim artık.  Hedefini bilen birinin kararlılığı, yürüyüşündeki dengesizliği giderdi sanki. Elindeki şişelerle ne yapmaya niyetli? Onları topluyor mu göremedim, artık bakamıyorum da. Gölgesi çok yaklaştı. Ağızdan yayılan bira kokusu da. Yine de kafamı, birkaç kez tekrar okuduğum satırdan kaldırmadan edemiyorum. Gülümsüyor. Tüm yüzü gülümseme oldu şimdi. Şen Kampingci

adam mı? İyice dibimde artık; iki adım, bir adım

Öpüldüm. )

(Tanımadığım bu adam beni yanaklarımdan öptü!)

 

(Bu o olamaz, Şen Kamping’ci adamla hiç öpüşmemiştik. Yine de emin değilim.)

 

-Hoş geldiniz.

-Hoş bulduk?

(Hiç de hoş bulmadık. Garip, evet. Elimde de hala Semaver.)

 

-Nereden geliyorsunuz?

(Şen Kamping’ci adam olsa:)

-Annemi tanırsınız. Doktor Güler.

(iyi niyetimi koruyorum.)

-Aaa,

-Annemi almaya geldim. Dün. Bugün de dönüyoruz.

(Feribot akşam 6’da, bu adama niye açıklama yapıyorum ki?)

-Nereye?

-İstanbul’a.

(Adam kesinlikle Şen Kampingci adam değil. Bizi tanımıyor. İlk defa karşılaşıyoruz. Yaşını kestiremiyorum. 30 da olabilir, 50 de. Orta boylu, kafasında az saç var. Yüzünde bol tıraşsızlık, iri siyah bakan gözler. Üstünde berbat şekilsiz bir bermuda mayo, oraya yerleştirilmiş gibi kabarık gergin bir göbek. Ayaklarında yıpranmış plastik terlik mavi/kirli beyaz, ellerinde toplam 5 bira şişesi.

-İstanbul’un neresi?

-Şişli.

(Neyseki artık orada oturmuyorum. Yanlış bilgi verebilecek kadar toparladım kendimi.)

 

-Ben Bandırmalıyım.

Evlenecektim. Olmadı.

(Parmaklarının arasına sıkıştırdığı bira şişelerini öylece kuma bırakıyor. Bazılarının içine kum giriyor. Bu şişelerin iyice yıkanması gerek diye düşünüyorum.)

 

-Sizi çok sevdim!

(Deyip yanaklarıma uzanırken kafamı hayati bir refleksle geri çekiyorum. Boynumu tutturuyor bu sefer. Minnettar.

Deli mi ne! Oturduğum yerde dikleşiyorum. )

 

-Tam evlenecektim. Hatta çamaşır makinesine, buzdolabına kadar almıştım. Dayayıp döşedim.

900 milyona oturma takımı aldım.

Annem öldü.

Tam evlenecektim.

Olmadı.

35 yaşındayım. Evlenemedim.

Buraya geldim. Gidemedim. Kaldım burada.

Artık içmicem. Dün akşam sondu. Ben de teselliyi içkide buldum. Kendimi içkiye verdim.

Ama dün akşam sondu.

Bir set çekecem buna.

 

(Bir şeyler demem gerek.)

-Daha gençmişsiniz.

(Yaşımın ondan büyük olduğunu anlamış mıdır? Bu beni korur mu?)

 

-Evlenirsiniz, boş verin.

 

-Annem öldü.

Tam evlenecektim…

(Ben tekrar ona bakana kadar gözleri dolmuş, kafamı yeniden kitabıma eğiyorum.)

 

(Durduğu yerde sallanıyor. Şemsiyenin kenarına başını dayıyor, üstüme düştü düşecek.)

 

-Bir kahve ikram edeyim, benden.

Bir Türk kahvesi, bi neskafe?

Bi Türk kahvesi?

-Teşekkür ederim. Bir şey içmek istemiyorum.)

(Biraz uzun oldu ama çok kesin söyledim bunu. Gider artık.)

 

-Evli misiniz?

(Hala konuşma cesareti göstermesine sinirleniyorum.)

-Evet.

(Yalan söylüyorum.)

-Eşiniz ne iş yapıyor?

-Yazar.

(Yalan da olsa entellektüellerden vazgeçmiyorum.)

-Çocuk?

-Bir kızım var.

(Bak bu doğru işte, ama o ne bilsin, ne söylersem inanacak.)

-Kaç yaşında?

-14.

-Bir kahve içseydiniz, benden?

 

(Onun ikram ettiği hiçbir şeyi kabul etmeyeceğim vurgusunun çok güçlü çıkması dileğiyle:)

-Teşekkür ederim, belki sonra.

 

(Adamın yüzündeki bu kısa geçmiş paylaşımının memnuniyetini ne sesimin rengi ne de bakışımdaki savrukluk engelleyebiliyor. Gidecek galiba. Demin yere bıraktığı şişeleri parmaklarının arasına yeniden sıkıştırıyor. Bir, iki, üç, dört, beş. Oldu işte!)

(Ayaklarımı cezalı bağdaş pozisyonundan kurtarıp şezlongun iki yanından kuma sallandırıyorum.)

 

(Semaverle baş başayım, üç, dört dakikadır elimin altında kalan sayfa nemlenmiş. Bir süre denize, dosdoğru  denize bakmaya gayret ediyorum. Kafamı başka yöne oynatırsam her şey tekrarlanacak sanki. Yok, güvendeyim artık. Adamın nereye gittiğini anlamak için yeniden kumsala bakıyorum. Biraz ileride, yerdeki başka şişeleri parmakları arasına tutturmaya çalışırken gizlice seyrediyorum onu. Adamın Şen Kampingci adamın plaj toplayıcısı olduğundan nihayet eminim.)

 

(Geriden biri bana sesleniyor, adımla. Sesini tanıyorum. Arkamı dönmeden yüzümdeki ‘yaşasın’ ifadesini -ne olur ne olmaz- sıradan bir dostane mutlulukla değiştiriyorum. Kafamı çeviriyorum. Bu o! Siyah kauçuktan bir heykel gibi seyrediyorum onu. Göğsündeki kıllarını görebileceğim kadar indirilmiş, bedenine bir yarık gibi açılan fermuarın aralığından teninin beyazlığına takılıyor gözüm. Cevap verme refleksimin oldukça geciktiği telaşına kapılıp gizlice derin bir nefes alıyorum.)

(Hala evli olmamasını diliyorum içimden ama bu oldukça uzak bir olasılık. Tedbirli bir giriş yaptığımdan emin olarak:)

            

-A, merhaba, n’ahaber? Siz de mi buradasınız?

                                                                              

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !